Bin Yıldan Uzun Gecenin Bestesi

BİN YILDAN UZUN GECENİN BESTESİ

SELİM TUNÇBİLEK

Selim_tuncbilek@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

            Türk şiirinin yüce kalesi Yahya Kemal ile ilgili yazı kaleme almak, yıllardır düşündüğüm bir projedir. Projedir diyorum zira; Yahya Kemal, bir yazı ile anlatılabilecek  şairlerden değildir ya da ben onu bir yazıya sığdırabilecek yetenekte değilim. Onun hayatını ve şiirini irdelemek esas itibariyle ‘haz’a kanat açmaktır. Haz, şiirin ulaşmak istediği doruklardan biridir. Şiir hazın zirvesinde ne denli soluklanırsa o denli uzun ömürlü olur. Türkçe’nin asil bayrağını en görünür noktada dalgalandıran, Türk’çe seslerin doruktaki seçkinlerinden  biri Yahya Kemal’dir.

            Edebiyat tarihimizde Mehmet Emin Yurdakul’la başlayan ve cumhuriyeti kuran şiire adım atarken, önceki sayfalarda parlayan dört büyük yıldızla karşılaşırız. Bunlar Yahya Kemal başta olmak üzere Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve Ahmet Haşim’dir.  Aruzu baş tacı eden, bu dört parlak sayfa içinde kendine haslık ve açtığı çığır ile uzun yıllara etki edebilen güçlü iki şairin en estetik  boyutlusu Yahya Kemal’dir.

Büyük şair Yahya Kemal; Tevfik Fikret’in şahsında sembolleşen anlayışı ve dönemi irdelerken:

 

Bir devri lanetiyle boğan şairin Sis'i.Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.

 

dizeleriyle toplumsal vicdanı da  haklı ve gerçekçi bir eleştiriden geçirerek rahatlatmıştır. Tevfik Fikret’in ufkumuzu daraltan ve karatan ‘Sis’ li şiirinde bu toplumu ve bu toprağı küçük görerek, kanatmaya başladığı  ıstırabımızı durduran Yahya Kemal’dir.  O’nun ‘Sis’ te sorduğu :

‘Milyonla barındırdığın insan kılıklarından
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?’

dizeleriyle sorduğu sorusuna şiir cephesinden verilecek tek isim yine Yahya Kemal’dir.  

Tevfik Fikret İstanbul’u yanlışların ve kokuşmuşluğun adresi olarak görürken, Yahya Kemal köklü bir medeniyetin sembolü olarak görür. Bu dört şairi birbirinden ayıran ciddi hareket, düşünce farklılıklarıyla birlikte algı  ve estetik çeşitlilikte göze çarpar. Mehmet Akif vicdan ve inancın haykıran sesi olurken, Tevfik Fikret inanmadığı bir topluma eleştirel yaklaşımlarla karamsarlık aşılar. A. Haşim sade şiirin ürpertilerinden  toplumsal duyarlılık oluşturmaya kapı aralar.  Yahya Kemal Bütün bunların da olumlu taraflarını şiirine taşımakla birlikte, köklü bir medeniyetin estetiğini yeni oluşan dünya ile ilişkilendirmeyi de ihmal etmez. O, bunu yaparken de birçoklarından ayrılır. Zira o oligarşik yapıyla doğrudan ilişkili burjuva sözcülüğü yerine ‘halk’ tan yana olma erdemini içine sindirir.

 

Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,

Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allâh"a diyen

Yaşıyor sâde maîşetlerin en safında;

Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında.

                                    (KGK[1], s. 49)

 

Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.

Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,

Bir nurlu neş'e kapladı kerpiçten evleri.

Yârab nasıl. ferah bu âlem, nasıl temiz!

 

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.

                                                     (KGK, s. 35)

diyerek T.Fikret’in aksine içinde yaşadığı topluma değil kendine eleştiri yöneltir.  Sevgililileri ile ‘Çobanlar gibi dallar yakarak’ dağlarda dolaşır ve bu toprakların havasını tarihi ile birlikte soludukça büyür.

 

Yahya Kemal’in,  şiirini, dünyasını, duasını ve hülyasını anlamak ancak evrensel boyutları da kuşatan bir bilgi ile mümkündür. O’nun Medeniyet anlayışına uzanmayan her merdiven kısa, yetersizliklerle dolu bir çaba olarak kalacaktır. O, bu toplumun kırılganlıklarını derinleştiren ve parçalanmışlığı kutsayan anlayışı değil, tarihsel bütünlük içinde topyekün tekamülü eksen alacak şiirler kurar.

Yahya Kemal’in düşünce ve şiirinin derinliklerine geçmeden önce onu buralara getiren bireysel tarihine göz atmakta fayda var. Onu var eden değerler dizisi (paradigmalar) sanat ve düşüncesini de şekillendirmiştir. Thomas Kuhn’a göre paradigma, "belli bir topluluğun üyeleri tarafından paylaşılan inançların, değerlerin, tekniklerin bütününü temsil etmektedir."[2] Kuhn'a göre, bireyler, dünyayı içinde bulundukları paradigmanın değerleri, terimleri ve inançlarıyla algılarlar. Parnasizmin edebiyatımızdaki en yetkin temsilcisi olmasına rağmen kendi milli tarihine bakışını ve yorumunu farklı bir çizgiye taşımayı bilir. Bu çizgi hamasetin üzerinde özgün estetiklik taşır.

 

            1884 Yılında Türk şehri olan Üsküp’te dünyaya gelir ve Ahmet Ağâh ismini alır. İlk öğrenimini Üsküp’te, orta tahsilini İstanbul’da tamamlar. Sultan  II. Abdülhamit’e karşı siyasi muhaliflerin safında yer alarak Paris’e gider. Dokuz yıl sürecek olan Paris’teki hayatı onu değiştirir. Fransa’da siyasal bilgiler okurken hocası olan Albert Sorrel’in etkisinin bu değişimdeki payı büyük olur. Birinci Cihan Harbi’nden bir yıl önce; 1913’te yurda döner. O zamanın üniversitelerinde Tarih ve Edebiyat dersleri okutur. Edebiyatımızın zirve kalemlerine -A.Hamdi Tanpınar, Necip fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet gibi- hocalık yapar. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazar. Lozan Konferansına katılan Türk delegasyonu içinde yer alır. Çeşitli dönemlerde Urfa, Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul Milletvekili olarak T.B.M.M. de bulunur. Yine çeşitli ülkelerde diplomatik görevlerle Türkiye’yi temsil eder. Bu görevden emekli olduktan sonra 1958’te hayata gözlerini yumar.

            Karlofça Antlaşması ile başlayan Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kayıpları, Papanın Avusturya, Lehistan,  Rusya, Malta ve Venediklilerle oluşturduğu kutsal ittifak sonucu süreklilik kazanmış, İngiltere’nin barış görüşmelerinde üstlendiği rolle kazandığı yeni açılım ve onun getirisiyle şekillenmeye başlayan dünya,  Türk imparatorluğu için daralan ve sıkıntılarla dolu bir dünya olmuştur. Dünya ticaretinin Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde döndüğü 1500’lü yıllar geride kalmış, Portekizli kaşiflerin bulduğu yeni deniz ticaret yolları, batılılar için Ümit Burnu adını taşırken, bizim için Fırtına Burnu adıyla fırtınalı yıllarımızın iktisadi temellerini atar olmuştur.  İşte Yahya Kemal İmparatorluk neslinin bu tarihi süreçle başlayan parçalanma ruhunun oluşturduğu neslin insanıdır. O tarihi değişim ve gelişim içerisinde problemlere kafa yoran, sancı çeken, gelecekle ilgili endişe duyan neslin mirasçısıdır.

            Onun  çocukluk yıllarını yaşadığı diyar olan Üsküp, şimdi vatan topraklarından koparılmıştır. Üsküp’ün bu topraklardan koparılışı onun için derin bireysel anlam taşırken, kendisiyle özdeşleşen milletinin de tarihinden uzaklaşmasına dikkat kesilmesine vesile olur. Şuuraltında varolan bu doğduğu vatan parçasına duyulan özlem onun düşüncesini şekillendiren baş etkenlerden biridir.

 

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin

Üsküp bizim değil? Bunu duydum, için için.

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

                                   (KGK, s. 78)

Bu ayrılıktan kalbindeki hayali koruyarak, hicran biriktiren şair,  milleti için hicran ve coşku  olan duyguların keşfine  yönelir.  Milletin elem ve kederleri ile tarihi sevinçleri onun şiirinin hareket yapısını oluşturur. Onun kendi değerlerine karşı duyduğu ilgi ‘alev gibi hasrettir.’ Şiirler bu alev gibi hasretin şiirleridir. İçten, samimi ve sahici söyleyişlerle örülmüş Türk estetiğidir. O,  tarihinde devasa devletler, imparatorluklar kurmuş koca bir milletin çocuğudur. Bu bilgiyi şiirinin ana mihengine koyar. İmparatorluğun yıkılmasıyla birlikte oluşan perişanlık halini eski tarihi binaların ve mekanların uhrevi havasını mimari dehasını keşfe koyularak unutmaya çalışır. Yeni halden kaçarak tarihi mekanlara sığınma güdüsü, parçalanma hissi yaratsa da o, net ve bütünlük arz eden istikbal ümidi aktarmak isteğini diri tutmayı diler. Zaten büyük şaire göre; "İnsan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar."

            Yahya Kemal yüreğinin derinliklerinde hissettiği toplumsal travmaya çözüm olabilmek içindir ki tarihi tabi seyri içinde değerlendirmez. O, tarihi içinde bulunulan zamandan geçmişe doğru hareketlendirerek hayal eder. Bu hayal onun dilinde geleceğe tasarlanan resim için güzel ışıklar ve renkler taşır. Tarihi bugünden geçmişe doğru akıtarak, geleceğe oradan taşıdığı motiflerle yön vermek ister. Tarihi bugünden geçmişe akıtarak hareket kazandırmak onun yeniden dirilen, dirilebilen bilinç oluşturmasına katkı sağlar. O, bu olumlu katkıyı şiirin soylu ve derin gücüyle birleştirerek toplumun bütün kesimlerinde yaratmak ister.  Onun tarihe duyduğu iştiyak, geçmişine ve hatta Üsküp’ten koparılmışlıkla başlayan ve gelişen, olgunlaşan derin bir özlemdir.

 

Târîhini aksettirebilsin diye çehren,

Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.

                                               (KGK, s. 20)

seslenişi ile de tarihi mermerle somutlaştırarak onu toplumsal aynaya dönüştürür. Mesela onun tarihi şahsiyetlere yazdığı şiirle kazanacağı bir şey yoktur. Baki’den bu yönüyle farklıdır. Baki’de görülen –mersiyeler- içten gelen bir ağıt değil, kaybedileceklere duyulan kuşkudur. Yahya Kemal ise durum ve duyuşu aksettirmek ister.

Yahya Kemal’in şiiri esas itibariyle nesnelerin his denilen bir aynada kırılmasıyla ruh bulan ve bu ruha ,arzulanan da dahil, medeniyetlerden mısra mısra basamaklar kurarak hayatiyet, musikiyle görünür bir canlılık katan şiirdir. Asıl üzerinde durulması gereken de bu görünür şiirdir.

Onun şiiri bireysel bir vicdan, his, ilgi ve yaşayan toplumu da kapsamanın  ötesinde medeniyet  kaygısı ile akılcı sevgisini de birlikte taşıyan bir şiirdir. O, kelimelerle kurduğu mısralarda en güçlü ressamlardan daha güçlü resimler çizer. Sonra o resme, seslerin sihrinden devşirilmiş, uhrevi ruh üfleyerek, canlılık ve hayatiyet katan, ender bir şairdir. Şiiri bu noktaya taşıyarak onu görünür kılan kaç şair vardır ki? O yüzden şiiri de şairliği de büyüktür.

O, seçkin olan Yahya Kemal şiirini kurarken Türkçe’nin geçmişi kadar heybetli ve görünür olan kelimeleri ile görünmez olan his ve hayal dünyamızı, dolayısıyla da medeniyetimizin ruh estetiğini  ortaya koyan bir şiir de yaratır. Durumu ve duyuşu şiirle hikaye eder. A. Haşim şiirinin etkisini durağan nesnelere kazandırdığı hareketle canlılık oluştururken, Yahya Kemal elle tutulan ve görünen vasıflarla, görünmez sıfatların birlikte kullanımıyla yarattığı kuvvet, musikiyle birlikte  şiirinin kudretini oluşturur. Onun şiiri, kelimelerin durumlarından ve kullanımlarından haz da aldığı  bir şiirdir. Kelimelerin birliktelikleri onun dizelerinde aynı zamanda mutluluklarını da haykırır.

 

Bireylerin ve toplumların hayatında yer alan zaman dilimleri hiçbir halde aynı zaman dilimi değildir. Huzurun ve coşkunun paylaşıldığı anlarla, acıların ve ıstırapların yüreklerde yerleştiği anlar aynı zamansal etkiye sahip değildir. Bu nedenle  koca bir cihan imparatorluğunun yıkılış anlarına tanıklık etmiş olan Yahya Kemal acılar ve gözyaşlarıyla dolu bir milletin, bin yıldan uzun gecelerinin bestelediği milli bir namedir.

 



[1] Kendi Gök Kubbemiz.

[2] Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, s. 162, Alan Yayıncılık, Ekim-1982.

 

Yorum Yaz